1999 körfez depremi Türkiye’de afetlere bakış açısı yönünden dönüm noktası oldu diyebiliriz.
Üniversitelerde afet yönetimi bölümleri açıldı, itfaiyeler, sivil savunma güçlendirildi, hemen hemen her yerde arama ve kurtarma dernekleri kuruldu, Akut’un bağışları arttı, kriz merkezleri afet yönetim merkezleri oldu, uluslararası fon kuruluşları projelere destek verdi…Tatbikatlar, yangın, ilk yardım eğitimleri daha fazla ilgi gördü, bu konularda sektörler oluştu.
Tüm bunlar güzel diyebileceğimiz gelişmeler. Ama sorunu çözmekte yeterli değiller.
İnsan kendine saygı ve sevgi duyuyor ise, afet ve kazlardaki soruna temelden bireyden yani kendilerinden başlayarak çözüm üretebilir. Dünyayı sevmek, vatan sevmek, hayatı sevmek, insanı sevmek, çocuğunu sevmek vs vs… sevmek yetmiyor, tepelere bayrak dikmekle, and içmekle, Mevlevi okumakla, hayat kurtarmakla, akraba şovenizmi yapmakla olmuyor, sorumluluklar yerine getirilmiyor bu şekilde. Yaşadığımız dünya ile birey arasındaki her şey bir köprüdür. Asıl olan yeryüzünün geleceğidir. Bu dünya yoksa yokuz, hastaysa hastayız. Dünyamızı anlamalı, tanımalı, onu önceliğimiz haline getirmeliyiz.
Unutmamalıyız ki yaşadığımız yer küre, kabuğu ile atmosferi ile sürekli hareket halinde.
Bu sayede yaşam kaynaklarımız olabilmekte. Dolayısı ile dünya bir canlı ve biz de üzerinde yaşayan ona muhtaç canlılarız.
Türkiye’de ve bir çok ülkede doğal afet sorunlarının temelinde bireyin bilinçsizliği yatmaktadır. Henüz kendisi olmayı başaramamış bireylerden oluşan toplumsal yapımız, afetler konusunda kalıcı, öze dönük çözümler üretmekte sıkıntılıdır. Bu nedenle arama ve kurtarma ile afet yönetimi çalışmaları önceliklidir. Çünkü işin kolay, kestirme, günü kurtaran yönü. Üstelik de bu alanlarda yapılan çalışmalarda dil ve teknik birlik kurulamadı 10 yıldır.
Herkes ayrı telden çalmaktadır.
Ne zaman devlet, sosyal devlet sorumluluğu ile fırsatçılığa, talana, yolsuzluğa göz açtırmassa, yasa ve uygulamaları yaşama geçirirse o zaman altında insan kalan binalar yapılamayacak.
Ne zaman bu topraklarda insanlar birbirine iş yeri veya ev hediyesi olarak yangın söndürme tüpü götürürse, koşulları ne olursa olsun, ilk yardım eğitimi almak için kişisel sorumluluğu ile bir kursa katılırsa bir şeyler daha iyi gelişebilecek.
Devlet ve birey ilişkisinin temelinde eğer, karşılıklı güven varsa sorunlar temelden çözülür. Ama yoksa sorunlar karmaşık bir sistem olarak büyür ve bedeller ağır olur.
Afetin dili, dini, ırkı, cinsiyeti olmaz. Afet sınır tanımaz. Afetlerle baş etmeden önce sınırlarımızla baş etmeliyiz. Bu konuya daha geniş değinmek için başka bir yazımda 1999 Yunanistan Atina depremi çalışmalarımızdan bahsedeceğim.
Evimizin duvarları, komşumuzun dini, dili , ırkı, mahallemizin,köyümüzün sınırları, bir depreme bakar. Hepsi silinir gider. Yerine önce insan hatta can gelir. Yüzüne bakılmayan sokak iti değer kazanır. Hayat fani ölüm ani olur. Sonra zamana ve egolarımıza yenik düşeriz her şey unutulur, önceliğimiz “ben” olur, her şey ben üzerine kurulur. Hayat kurtarmak dahi!.
17 Ağustos anma programları yapılır, mumlar yakılır, dualar okunur, sempozyumlar düzenlenir, her telden arama kurtarmacılar kahraman edaları ile tebessümlü pozlar verir. Bir vicdan kurtarma seranomisi, kimliği oluşur.
Bireylerin ve toplumların kültürel dokusundaki sağlıklılık göstergelerinden birisi de afet olgusuna yaklaşım biçimidir.
Devleti ile bireyi ile yediden yetmişe yıkılan binaları birlikte diktik, birlikte çökerttik. Bu kafalarla daha da çökertiriz hiç kuşkum yok.
Anmalarımız kutlu olsun.